70 yıldır yurtdışında öğretim üyeliği yapan Prof. Dr. Kemal Karpat, Türkiye’den ilk defa 2005 yılı sonrası övgüyle bahsedildiğini söylüyor.

Prof. Dr. Kemal Karpat, kendi alanında dünyanın sayılı tarihçilerinden biri. ABD’deki Yale Üniversitesi öğretim üyesi bir tarihçi olarak 1950’li yıllardan bu yana Türkiye’nin gelişimi ve değişimine yakından tanıklık etmiş bir isim. 20 ülkede yayımlanmış 130 makalesi ve 16 kitabı bulunan Kemal Karpat, Amerika’daki Türk Araştırmaları Cemiyeti’nin kurucusu ve başkanı, Orta Asya Cemiyeti’nin (ACAS) kurucusu ve Türk Tarih Kurumu şeref üyesi ve TBMM Onur Ödülü sahibi. Cumhuriyet’in yeni bir toplum ortaya koyduğunu ama günümüzde artık farklı halk doğduğunu belirten Prof. Karpat, 1920 ve 30’lu yıllardaki yeni toplum modelinin başarısızlığının nedeninin Cumhuriyetin halka beklenen refahı kavuşturmamasına ve yönetimin halktan kültürel kopmasına bağlıyor. Türkiye’de 2002 yılında bir halk ihtilali yaşandığını, artık Yeni Türkiye ve yeni bir toplum bulunduğunu anlattı.

Prof. Dr. Kemal Karpat, kendi alanında dünyanın sayılı tarihçilerinden biri. ABD’deki Yale Üniversitesi öğretim üyesi bir tarihçi olarak 1950’li yıllardan bu yana Türkiye’nin gelişimi ve değişimine yakından tanıklık etmiş bir isim. 20 ülkede yayımlanmış 130 makalesi ve 16 kitabı bulunan Kemal Karpat, Amerika’daki Türk Araştırmaları Cemiyeti’nin kurucusu ve başkanı, Orta Asya Cemiyeti’nin (ACAS) kurucusu ve Türk Tarih Kurumu şeref üyesi ve TBMM Onur Ödülü sahibi. Cumhuriyet’in yeni bir toplum ortaya koyduğunu ama günümüzde artık farklı halk doğduğunu belirten Prof. Karpat, 1920 ve 30’lu yıllardaki yeni toplum modelinin başarısızlığının nedeninin Cumhuriyetin halka beklenen refahı kavuşturmamasına ve yönetimin halktan kültürel kopmasına bağlıyor. Türkiye’de 2002 yılında bir halk ihtilali yaşandığını, artık Yeni Türkiye ve yeni bir toplum bulunduğunu anlatıyor.

– “Türkiye değişiyor” diyorsunuz. 1940 sonrasına tanık olmuş tarihçi olarak siz Yeni Türkiye’yi nasıl tanımlıyorsunuz?

Toplumsal değişim Cumhuriyet’in ilk 30 yılında da Osmanlı döneminde de olmuş. Bu değişimler bazen dış güç iticiliği bazen iç bünye kuvvetleriyle yaşanmış. Cumhuriyet kesinlikle entelektüel, rasyonel, milli esaslara dayanan yeni tipte bir toplum kurmuş, bu toplumu yeni bir yöne çevirmek istemiştir ki bunda da kısmen başarılı olmuştur. Ama burada, iç kuvvetleri yani toplumun yüzyıllardır beraberinde getirdiği güçleri de unutmamak lazım. Bu gibi tarihsel güçler yok olmaz ve değişik şekillerde varlıklarını devam ettirir. Ve o zaman yeni doğan toplum şekilleri ile eskiden gelen toplum anlayışı arasında çarpışma olur ve buradan çeşitli sorunlar çıkar. Türkiye’de nihayet, Müslüman Türk toplumunun Osmanlı-Selçuklu İslami geçmişi ve buradan getirdiği bir sürü değeri alışkanlıkları var.

– Osmanlı ile Cumhuriyet’in ilk dönemi ve günümüz Türkiye’sini karşılaştırdığınızda, “Halk aynı halk” denebilir mi?

Hayır. Cumhuriyet döneminde, milli devlet olduktan sonra toplumun milliği vurgulanmış. Türklüğü, Türkçesi derinleşmiş ve insanları birbiriyle yoğurmuş, buradan Türk ismi altında aslında yeni bir toplum doğmuştur. Eski kültüre de bağlıdır ama Cumhuriyetin ilk 30 senesinde doğan toplum artık Osmanlı değildir. Bu yeni toplum, devlet gücüyle Batı’ya doğru yöneltilmiş. Kendini Batılı sayması önerilmiş, okutulmuş, empoze edilmiş ama toplum yine kendi iç dinamiklerine uygun olarak gelişmiştir çünkü bazı şeyler eksikti.

CUMHURİYET İLE HALK FAKİRLEŞTİ

– Yeni milli devletteki eksik neydi?

Birincisi kültürel alandaki eksiklikti. Toplum ile onu idare eden entelektüel sınıf arasında ideolojik yakınlık devlet eliyle empoze edilmiş ama diğer taraftan kültürel ayrılık olmuştu. Çünkü halkın büyük bir kısmı aile eğitimi ile Osmanlı ve İslamiyet’ten gelen gelenekleri ve o toplumun cemaat ruhunu muhafaza etmişti. Entelektüel kitlenin felsefesini yayan okullar vasıtasıyla gelişen yeni halk kitlesi, bilhassa kültür hatta duygu alanında geleneksel toplumdan yabancılaşmaya başlamıştır. Hatta en aşırı Türk milliyetçileri dahi çok kez Batılı milliyetçi cereyanları Türk diye takdim edip Türkçülük yapmıştı. Mesela Albert Sorel, Yusuf Akçora’nın hocasıydı. Böyle Batılı en az 40-50 isim var. Elitler, halktan kültürel olarak koptu. Belki hala döner kebap yer, kuru fasülye pilav severlerdi ama hepsinin dünya görüşü ayrılmıştı. İstanbul dışına çıkıp köylere gitseniz, farkı derhal görürdünüz. Elit, “Cahil köylü” ve “Geri kalmış köylü” gibi sözlerle üstünlüğünü göstermeye çalışıyordu. Halbuki o köylü de insandı; düşünecek kapisitesi vardı ve düşünüyordu. Fakat Cumhuriyet’in asıl büyük eksikliği ekonomik alanda olmuştur. Çünkü cumhuriyet, beklenen refahı getirmemiştir. Yeni tren yolları yapılmışsa da bunlar geniş çapta devletin aldığı vergilere dayanarak yaptığı işlerdi. Başarı, meyveleriyle belli olur. Bizde devlet fabrikaları kuruldu ve zararları vatandaşın vergileriyle tamamladı. Eskiye nazaran halk daha fakirleşti. Aynı zamanda laiklik adına bir çeşit Türk pozitivizmi getirildi.

– Siz, Cumhuriyet’in ilk 30 yılındaki yeni toplum modelinin kötü ekonomi ve kültürel ayrışma nedeniyle başarısızlık olduğunu söylüyorsunuz. Türk pozitivizmi, başarısızlığın bir başka nedeni mi?

Evet. Doğru. Yani halkın maddi sıkıntısından bahsederken bir de kültürel alandaki sorunlarından bahsediyorum. Madden zayıf olan halka bir modernite namına yeni görüşler tepeden inme kabul ettiriliyordu. Ediyor muydu halk? Hayır! Bir noktaya kadar kabul ediyor görünüyordu. Bu reaksiyonel bir hareket mi, değildi. Yüzlerce senedir sahip olduğu kültürü korumanın ötesinde bir şey değildi.

– Cumhuriyet’in yeni toplum modeli kültürel ve ekonomik başarısızlığına uğradıysa, yerini nasıl bir model aldı?

Türkiye’ye 1945’te demokrasi gelirken, halka iki vaatte bulunuldu: Bir, ekonomik refah getirecek. İki, vicdan hürriyete getirilecek. Türkiye’de demokrasinin tutunmasının ana sebeplerinden bir tanesi, halk isteğinin gözle görünür gerçeklere dayanmasıydı. “Biz refah ve vicdan hürriyeti istiyoruz” dediler. “Biz İslami bir rejim getirmek istemiyoruz. Biz Müslümanız ama öteden beri bizim idaremiz dünyevi olmuştur. Biz ona alıştık, onu istiyoruz” dediler. Demokrat Parti’nin güçlenmesi, Adnan Menderes’in popülaritesi buradan doğmuştu. Menderes, modernite adına kurulan bürokratik baskıya karşı çıkmış ve bir dereceye kadar onu azaltmış. Kurulan modernist yapının memuruyla, entelektüeliyle, askeriyle, üniversitesiyle, şusu busu ile bir ekonomik temele dayanması gerekiyordu. Bu ekonomik temel neydi? Köylünün verdi geniş vergilerdi. Bu bürokratik yapı genişledikçe ekonomik ihtiyaçları arttıkça, onun kendi halkını sömürüsü de o nispette artmaktaydı. Onun için Türkiye’de demokrasinin ana davalarından bir tanesi, halka maddi refah getirmek olmuştur. Ve bu yoldan yürüyen gerek Demokrat Parti gerek yerini alan Adalet Partisi bir dereceye kadar refah getirdi. Halk, bu maddi refahı demokrasinin bir ürünü olarak görerek demokrasiye sarıldı. Bunun içinde bu geleneksel kültüre, özel teşebbüse yakın ve devletçiliğe kısmen karşı olan yaklaşım daima seçimleri kazanmıştır.

YENİ KUŞAKLARIN YENİ LİDERİ ÇIKTI

– Türkiye’de laikliği değil İslami değerleri öne çıkaran partiler nasıl ortaya çıktı? Onları iktidara taşıyan faktörler neydi?

Ne zaman ki Refah Partisi 1995 seçimlerinde ekonomiye önem verdi, oyu arttı. O zamanda kıyamet koptu: “Aman efendim ne oluyor? Mahvolduk!”, “Aman, Türkiye İslam’a kayıyor. Türkiye modernitesi yok oluyor” denildi. Hiç korkulacak bir şey yoktu. Bir sene sonra, Erbakan başbakan oldu. Nihayet Refah Partisi içinde yeni kuşaklar doğdu. Yeni toplumun liderleri çıktı. Bunlar halkın arasından gelen, halk kültürü ile yetişen ve halkı anlayan kimselerdi. Bunlar Müslüman’dı. Ama Müslümanlık ile her işi halledeceklerini sanmıyorlardı. Nihayet, oradan ayrılıp 2001 senesinde Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdular. Bu, Türkiye için bir dönüm noktasıdır.

BEN ONA 1994’TE İNANDIM

– Peki Yeni Türkiye’de her şey yolunda mı gidiyor? Her dönemin mutlaka sıkıntıları, geliştirilmesi lazım yönleri yok mudur?

10 yılda gelinen nokta buydu: Gerçek bir demokrasi, yeni bir toplum. On yılın ardından, 2011’den sonra yapılacak iş bu yeni toplumun ihtiyaçlarına uygun hareket etmekti. Türkiye bu 10 sene içinde, her bakımdan, gerek ekonomik gerek kültürel derin kökler saldı. Türkiye rahat, kendi başına bırakırsa, halkın kararlarına hürmet ederseniz bu yolda yürüyebilir. Türkiye artık, kendini buldu. Yeter ki halk serbest düşünebilsin, ifade edebilsin. Türkiye’yi bu yoldan alıkoymak veyahut başka bir yöne itmek, Türkiye’yi mahvedecektir. Türkiye’nin başına sonsuz dertler çıkarabilecektir. Demokrasiyi getirenler, nasıl bir toplum yarattıklarını anlamalı ve ona göre hareket etmeli. Bir yerde, ütopyalardan vazgeçelim. Cumhuriyetin ilk yıllarında Avrupalı olma ütopyasıyla modernleşme değil gerileme, fakirleşme oldu. Halbuki o cumhuriyetin ilk yıllarındaki demokratik ruh muhafaza edilseydi Türkiye bugün çok farklı yerlerde olabilirdi.

CUMHURİYETİN İLK YILLARI ÜTOPYA TUZAĞINA DÜŞÜLDÜ

– 2011 sonrasında Yeni Türkiye’nin, Cumhuriyetin ilk dönemi gibi bir ütopya tuzağına düşme riski içinde olduğunu mu söylüyorsunuz?

Bugün henüz ütopyanın ne olduğu belli değil. Ama yapılacak iş kurulmuş olan Yeni Türkiye’yi, yeni Türkiye’nin temellerini sağlamlaştırmaktır. Çünkü hakikaten bugün bir Yeni Türkiye vardır. Bunun ötesine geçerek, yeniden yeni bir Türkiye kurmak demek bence bir ütopyadır. Cumhurbaşkanı hakkında daha henüz 1194’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken “Başbakan olacak” dedim ve bunu Cengiz Çandar da yazdı. Ben ona inandım. Her zaman da tuttum. Halk adamıdır, liderdir, tuttuğunu koparabilen bir adamdır, cesaretlidir. Bir liderde aranacak tüm vasıflar vardır. Ama bazen oturup kendisini muhakeme etmesi de lazımdır.

– Yeni bir halk, yeni toplumdan bahsediyoruz. Bu halka yeni bir isim vermek mümkün mü?

Buna Modern Türk Toplumu, Modern Türk Halkı diyebiliriz.

NİHAYET MUCİZE GERÇEKLEŞMİŞTİ

– Neden 2001 bir dönüm noktasıdır?

2001, bu partinin kurulduğu yıl. İlk defa Türk toplumunun kökeninden kopmuş insanların kurduğu bir partiydi. İlk defa lider ve toplum arasında bir kaynaşma olmuş. Kendi içinden insanlarla iktidara yaklaşmak yolunu tutmuş ve nihayet mucize gerçekleşmişti 3 Kasım 2002’de. Adalet ve Kalkınma Partisi, yeter derecede oy alarak kendi başına hükümet kurma hakkını kazandı. Bu büyük bir ihtilaldir Türkiye için. Halktan gelen, halkı anlayan, halkın kültürünü, halkın pratik ihtiyaçlarını gözeten kimselerin kurduğu bir partiydi. Ve ne yaptı ondan sonra? Bir taraftan bir demokrasiyi genişletirken diğer taraftan ekonomiye bütün gücüyle eğilerek 10 sene içinde oluşmakta olan yeni toplumu  ortaya çıkardı.

ARTIK YENİ TÜRKİYE YENİ BİR HALK VAR

– Yeni Türkiye kavramını tartışmalı bulanlar da var…

Bu aklı başında herkesin kabul edebileceği bir gerçek. 10 senede ekonomik ve kültürel bakımdan da gelişti, değişti ve Türkiye dünyaya açıldı. Yep yeni bir toplum yeni bir ülke ortaya çıktı. Ve Türkiye, bu sayede dünyaca hürmet gördü. Ben yurtdışında gittiğim her yerde “Türkiye ne kadar gelişti”, “Türkiye’de demokrasi ne kadar ilerledi?”, “Türkler gerçek manada medeni bir ülke oldu” sözlerini işeterek gurur duyar oldum. Ondan önce “Türkiye geri bir memleket”, “Ekonomik gelişmeye kabiliyeti yok”, ü yok, şu yok bu yok” tenkitleri işitirdim.  60’lardan itibaren “Gene askeri darbe oldu. Sonraki darbeniz ne zaman?” denirdi. 2005 sonrası ise “Ne kadar ilerlediniz” dendi. 10 sene içinde Türkiye’nin kişi başına düşen milli geliri 3 katına çıktı. Bunlar, demokrasi sayesinde oldu. Bunu ısrarla söylemek istiyorum. Çünkü Türkiye’nin gelişmesine halkın bütünü katıldı. Ekonomik gelişmeden sağcı da solcu da istifade etti.

KAYNAKSTARGAZETE – SELİM EFE ERDEM